22 Ocak 2010

Farklılıklar üzerine...



Dün gece yatmadan önce kanallara göz gezdirirken medar-ı iftiharımız Dr. Öz'ün programının tekrarına denk geldim. Konu kadın ve erkek beyinlerinin farklılıkları üzerineydi. Bir uzman kadın beyninin iki lobunda da konuşma bölümü olduğunu, buna karşın erkeklerde tek olduğunu anlatıyordu. Bu yüzden öğretmenlerin %90 ı bayanmış mesela. Ve bu yüzden biz kadınlar erkeklere birşeyleri anlatmaya çalışırken haddinden fazla (kime göre neye göre) cümle kuruyormuşuz.

Birşeyi açıklarken mümkün olduğu kadar az cümle kurulmasından yanayım. Ama eminim ben de sevgilime, babama ya da çevremdeki erkek arkadaşlarıma birşey anlatırken onların beklediğinden daha uzun soluklu bir konuşma yapıyorumdur.
Doktor konuşmasına şöyle devam etti: "Kadınların konuşması uzarsa erkeklerin konsantrasyon süresi kısa olduğundan konuşmanın belli bir yerinden sonrasını anlamazlar. Bu yüzden mümkün olduğunca kısa cümleler kurun" Erkekler kadınlarla tartışırlarken tartışmanın alevleneceğini hissederlerse "canım ben bir lavaboya gidip geleceğim" gibi bir bahaneyle nefes almaya müsade ederlerse kadınların kızgınlıklarının azalacağını ve tartışmanın daha sorunsuz devam edeceğini de ekledi.

Tabi bu bir öneri. Bilip de uygulamadığımız milyonlarca şey gibi. Hayat planlı kurallı bir şey değil ki "onu öyle yapayım, bunu da böyle yapayım" diyesin.
Doktor şunu da ekledi. Kadınların hafızası erkeklerinkinden daha kuvvetli olduğundan tartışmaları, onların konularını, bilmemkimin doğum gününü ya da önemli ve özel bir günü unutmazlarmış. Ama erkekler maalesef unuturmuş. Bunda "beni önemsemiyor" gibi bir art niyet aramamalıymışız.

Bilgiden öte yaşamın içinde bunu hatırlamak işe yarar mı bilmem. Sadece paylaşayım dedim.

Kadın-Erkek farklılıklarından öte, hepimiz birbirimizden çok farklıyız. Kimi ortak paydalarda buluşsak da, bazen yaptığımız bir espri, herhangi bir konudaki detay ya da buna benzer şeylerde birbirimizden tamamen uzaklaştığımız durumlar oluyor.

Bugün -Uykusuz- u okurken Ersin Karabulut'un çizdiği konudan aklıma geldi bu konu.
Ersin'in anlattığı durumlardan birinde aynen şöyle bir şey var: Ersin lisedeyken bir deftere Titanik'in resmini çiziyor. Aynı sınıftan başka bir arkadaşı tesadüfen bu resmi görüyor ve "E, batmamış mıydı bu gemi?" diyor.

Evet, bence de çok saçma. Hatta saçma olmaktan öte.

Karşınızda bambaşka bir algı, bambaşka bir beyin ve içinde neyi nereye koyup da bu sonucu çıkarabildiğini bulamadığınız bir insan evladı.

Çok sık başıma gelmese de bu tür durumlarla ben de karşılaşıyorum. Ve hatta sanırım "yanlış anlaşılmak" denen kavramı da bu konuya dahil edebiliriz.

Hepimizin içinde kelimeleri koyduğumuz bir kase var. Kelimelerin çocukluğumuzdan itibaren ifade ettiği anlamlar, bize kullanılış şekilleri, bizim kullanış şekillerimize dönüşüyor.

Bu yüzden bazen bir şeyi anlatırken karşımızdakinin anlamadığını farkedip daha fazla kelimeye ihtiyaç duyuyoruz. Yani aslında kendimizi kendimiz gibi ifade etmek içi çabalıyoruz.

İşte aslında burada şöyle bir durum var. Biz kendimizi kendimiz gibi açıklamaya çabalarken, karşımızdaki kişi kendi, yargı, önyargı ya da ilgili olduğu taraflarıyla dinliyor anlattıklarımızı.
Bu yüzden de " ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır" demiş süper insan Mevlana.

Bundan öte söz bulamıyorum ama bir yandan da şunu savunmadan edemiyorum. "Deneyelim". Karşımızdakini onun gibi dinlemeye çalışalım bazen. Yargısız, önyargısız ve yaftasız.

1 yorum:

çello çalan kedi dedi ki...

sen sakın bizi yazılarından mahrum bırakma emi, yeter ki yaz. o kadar yalınsın ki su içer gibi okuyorum seni.