5 Ekim 2009

Senden, benden, bizden...


İçim sıkılıyor, sıkılmıyormuş gibi davranıyorum. Arada bir hüzün cızlatıyor onu da duymazdan geliyorum.

Daha önce de yaptım bunu. Hatırlıyorum. Canımı acıtma olasılığı olan birşeyden kaçmak için kullandığım bir yöntem. Çok başarılı olduğu söylenemez ama en azından günü kurtarıyor.

Genellikle karar veren kişi olmaktan hep kaçmışımdır. Yine kaçıyorum. Eh az da olsa bir istikrar varmış bende. Ama beklemek de hoş birşey sayılmaz. Bekliyorum. Karar veren ben olmayacağım yine. Böylece pişman da olamam hem. Sonra da Yeni Türkü çalmaya başlayacak kafamın içinde "aslında giden değil, kalandır terk eden.." diye...

Ne fena bir şey bu duygusal tekerrür. 

Çalkalanıyorum. Çalkalandıkça da hatırlıyorum daha önce neler hissettiğimi. Atlatırım diyorum. Daha önce atlatmadım mı? En fenası "yazık oldu" diyorum. Hep yazık oluyor sanki.

Biryerlerden biryerlere tesadüfler, mevsimler, kuşlar, insanlar bir araya getiriyor iki insanı. Olasılık dışı güzel şeyler yaşanıyor. Bir çok insanın yıllardır ümidini kestiği, varlığını inkar ettiği, bekleyip göremediği şey bulunuyor. 

Sonra o bulunan şey kaybediliyor. İşin içine egolar, beklentiler, inatlar, karakter savaşları ve duruma göre değişen başka mevzular giriyor. Bulunan şeyin değeri unutuluyor. Biz, ben oluyor sonunda yine.

"Ben"

Yalnız yazılan, arasında virgül bile olmayan bir "ben" . Zamanla o da anlamsızlaşıyor. Savaşılacak kimse kalmıyor çünkü. 

Hani aynada kendi gözlerinizin içine uzun uzun baktığınızda o görüntüye yabancılaşır ve başkasına bakıyor gibi olursunuz. Üstelik biraz korkutucudur da. İşte bence bu durum tam olarak ben olma durumudur. Ruhun bedene baktığı andır o yabancılaşma anı. 

Çok özleyeceğim eminim. O saçma sapan tartışmaları bile. Duvara vurup kızgınlıkla "buyum ben!" diye bağırdığım anı, özür dilemek için Tracy Chapman'ın Baby can i hold you şarkısını söyleyerek  klozette oturan beni şoke etmeni, kafandan öpmeyi,  sabahları kahvaltı yapmadan gitmeyeyim diye üzerine ufak notlar iliştirdiğin sandviçleri, senin için sigarayı bırakmaya çabaladığım ve dellendiğim anları, buluşacağımız yere yakınlaştıkca büyüyen o kocaman göbeğini ve gülümsemeni, sana özene bezene hazırladığım kahvaltıları beraber tv seyrederek yiyişimizi, benden birşey isteyeceğin zaman gözlerini kırpıştırarak çocuk oluşunu, senin yanındaki huzurumu, benim yanımdaki huzurunu...

(02.30)

Az önce bunların hepsi özlenecek birer an oldu, o anların hepsi de anı...

Naftalin kokulu sandığımın içine az önce seni de koydum. Herkesten farklı olarak sen lavanta kokuyorsun buram buram. Umarım kokun zamanla naftalin kokusunun içinde kaybolur diğerleri gibi. Diğerleri gibi olman benim bencilce düşünen bünyem için çok iyi. Şu anda varolmayan, ama bir gün varolacak insan için yer açmalıyım içimde. 

Yastık kılıflarını değiştirmeliyim. Fotoğrafları kaldırmalıyım. Telefonumdaki adın da değişmeli...

Biliyorum bir süre seni rüyamda göreceğim. Değişikliklere ayak uydurmak istemeyen beynim biz kavramını inatla yaşatacak bir süre. Sonra sonra kaybolacaksın orada da. Arada ağlıyacağım. Bazen azar azar, bazen bağıra bağıra.

Dramatize etmek isteyeceğim biraz. Gittiğimiz yerlere olay mahalline dönen katil gibi çaktırmadan bakacağım. Belki yeniden sıkça barlara gideceğim. Biraz bira içip anlık vurdumduymazlığımdan hoşnut  saatler geçireceğim. Muhtemelen ara sıra arayıp nasıl olduğumu bilmek isteyeceksin. Ya açmayacağım, ya da hayatımda hiçbir şey değişmemiş gibi konuşacağım senle. Hemen unutuldun hissini vermek için.

2 gün önce kirpiğindeki çapağı sevgiyle temizleyen kız, istemeye istemeye şimdi seni itecek itilebilecek en uzak köşeye. Arkadaşlığını bile esirgeyecek senden. Yabancıymışsın gibi yapacak eğer becerebilirse... 

Zaman, herkes gibi bana da sabretmeyi  öğretti. Sonbaharın geleceğini bilmek gibi birşey. İlkbahar, Kış, Sonbahar, Yaz. Biri bitiyor ve diğer mevsimin başlayacağını biliyorsun. Umutsuz olsan da, inancın kalmasa da, herşeye lanet okusan da geliyor. Zaman geçiyor, geçerken de gitmesi gerekenleri yanında götürüyor.

Bu mevsim şimdilik sona erdi...

 



Hiç yorum yok: