
Ve sabah oldu...
Tahmin ettiğim gibi olanları unutmuş bir şekilde kalktım. Ve sonra da yeniden hatırladım. Yüzümü yıkadım. Yıkarken de ifademe baktım dikkatli dikkatli. Yeniden sıfırcı lise öğretmeni ifadesine dönmüşüm... (Otur İlker. Sıfır!)
Hava çok güzel. Yine ufak bir kahvaltı hazırladım kendime. Kepenkleri açtım, pencereleri araladım. Evet hayat durmamış. Gene gürültülü gürültülü minibüsler, otobüsler ve insanlar geçiyor caddeden.
Benim için bugün yapılacak ne var acaba? Garip bir şekilde bu durumu konuşasım yok. Kendimle de arkadaşlarımla da. Aradaki 4 ayı hemen unutsak hep beraber mümkünse.
Huylandım şimdi. Acaba hep böyle mi hissedeceğim, yoksa yarın öbürgün içimdeki Drama Queen muhteşem bir açılışla geri mi dönecek?
Bugün en iyisi makinamı alıp sokağa çıkmak sanki. Aslında dün gece aklıma gelen ilk şey Edirne'ye bir otobüs bileti almaktı. Kendimi sevgili yengem Serpil'in kollarına atmak ve abimin şevkatli omuzunda öğütler dinlemek istedim. Hep kaçmak istiyorum... Sanki bunların suçlusu bulunduğum şehir.
Bir ara Antalya'ydı, sonra İstanbul, sonra da Kütahya... Tüm o şehirlerden de kaçtım ama sonuç değişmedi. Ankara zaten kahrımı çekmeyi öğrendi. Gitsem de döneceğimi biliyor paşa paşa.
İşin en pis tarafı dün tüm bunlar yaşanmadan önce onun sevdiği kokuyu görüp aldım. Şimdi abide gibi masanın üzerinde. Kokuyor bir de namussuz buram buram.
Bu arada kadın yanım da dürte dürte kalk temizlik yap diyor. Öf. Tam bir klasik!
Tuhaf bir rahatlık var içimde. Kendimi anlamadığım bir andayım. Kurcalıyorum, kurcalıyorum, tombala torbasından birinci çinkoyu yapacak rakamı bulamıyorum!?
Kızgın da değilim. Belki kızgın olsam daha kolay olurdu. Yükle suçları, kabahatleri kurtul...
20.25
Bunları yazdıktan hemen sonra depresyon uykusu beni çağırdı. Yorganın içinde gömüle gömüle ve saçma sapan rüyalar göre göre uyumuşum saatlerce.
Kolay değil öyle hemen dışarı çıkayım, hayat devam ediyorlar, laylay lom...
Cevapsız çağrılar birikmiş... Biri ondan. Biliyorum iyi miyim diye merak ediyor. Mesaj atıyorum. "İyiyim, teşekkür ederim" diye. Arıyor bir daha. Beraber gittiğimiz pazara gitmiş, benim sevdiğim biberlerden domateslerden almış hem kendisine hem bana.
Bana mı? Niye ki?
Daha iyi besleneyim, iyi olayım, hasta masta olmayayım da vicdan muhasebesi yapma diye mi?
Biliyorsun diyor perşembeye kadar çalışmam lazım ancak sana cuma verebilirim.
Cuma? Ne cuması?
Arkadaş kalalım kısmının fazla abartılmış bir versiyonu mu bu? Çok düşünceli hümanist insan evladı durumları mı?
Galiba şimdi şimdi kızmaya başlıyorum.
Böyle durumlarda herkesin bir süre susması gerektiğini düşünenlerdenim. Susup, düşünüp hazmetme dönemi diye bir şey var. Nadasa bıraklıması gereken bir süreçtir bu. Ne domatesi ne cuması?!
Öf, kültablasında biriken sigaralar, etrafa saçılmış küller, toplanmamış yatak, hala üzerimdeki pijama beni benden aldı şimdi...
Yazmak iyi geliyor galiba...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder