
Son bloğumdan sonra aslında o gün neler yapıp yapmadığıma dair bişeyler yazdım. Hatta söz verdiğim üzere fotoğraf bile çektim. Sonra aniden anlamsızlaştı bu durum.
Bir yandan aslında gözüme gözüme sokmak hoşuma gitti ve yapmam için bir katalizör oldu. Ama aynı tertip devam edeceğime söz veremem. Belki de bu beni "ben" yapan birşeydir diye çok da dürtmedim bol zamandaki zamansızlığımı. Beni ben yapmak nedir diye birden düşündüm şimdi...
Aynı kalmak ya da edinilen vasıflara bir şekilde böylesine tutunmak çok mu önemlidir hayatta. Arada herkes gibi olmak çok mu kötü bir şey? Neden olmasın? Arada değişsek ya da "ben bunu hayatta yapmam" dediğimiz şeyleri yapıversek bu bizi daha özgür kılmaz mı?
Zaten hayatta "yapmam" dediğimiz çoğu şeyi yapıp sonra da "ay büyük konuşmıycan işte..." bıdıbıdısını içinden geçirmeyen kaç kişi vardır ki?
Ben zamanında kendini zor durumların üstesinden soğukkanlılıkla gelebilen biri zannederdim. Bu zannetme kısmında babamın ve kendi kendime "güçlü" yü oynamanın rolu çok büyük elbette. Buradan yola çıkarak kendimi tanımaya başlama tarihim 17 Ağustos 1998.
Aslında anlatacağım şey biraz ibretlik bile sayılabilir. 17 Ağustos 1998 günü birzamanlar benim en iyi ve çocukluk arkadaşım olarak tabir edebileceğim Müge'yle Erdek'teki kampta geçireceğimiz ilk ailesiz tatilin 2. günüydü. İlk günün akşamını birer birayla cilalayıp odamıza dönmüştük. O kadar mutluyduk ki kikirdeye kikirdeye uyuduk.
Beni derin ve keyifli uykumdan depremle ilgili herkesin bahsettiği ama kimsenin tarif edemediği o garip ses uyandırdı. Sese ve kokuya duyarlılığım dillere destan durumda olduğundan ben önce gene Erdek'in o meşhur gece rüzgarının homurtularını abarttığımı düşündüm. Fakat bu sefer biraz garipti. Daha önce duymadığım, neredeyse içimi korkuyla tam olarak doldurabilen bir ses ve peşi sıra ayrıntılı tanımını bile yapmak istemediğim o gürültülü sarsıntılar.
Aslında bazen bu anımı anlatmaktan utanıyorum hatta biraz da çekiniyorum. Çünkü hepimizin bildiği bu depremi insan aklının alabileceğinden daha acı şekilde yaşayanlar var. Benim anlattığım şey onlarınkinin yanında biraz şımarıklık gibi kalıyor.
O günden önce böyle bir durumla karşılaşsan ne yapardın diye sorsalar herhalde mantıklı birsürü cevap verir, kafamda kendimi kurtarmak bir yana bir de başkalarını falan kurtarırdım. Ama maalesef öyle olmadı. Uyku arası hayatında ilk kez depremle karşılaşmış olan bünyem önce cenke giden yeniçeri misali "allah allah" nidalarıyla bağırmaya başladı. Bunun yanı sıra da evin salonuna girip çıkışı bulamayan güvercinler gibi duvardan duvara koşuşturmaya başladım. Aklım dimağım almıyordu o anda yaşadığımı. Aklıma ilk gelen de dünyanın batacağı günde olduğumzudu. Dıral Dede düdüğünü öttürüyordu belki.
Küçücük odanın kapısına düşe kalka ulaştığım anda birden durdu sarsıntı. Tam aklımı toplamaya başlamıştım ki yeniden başladı. Kapıyı açtım, merdivenlere baktım ve o koca beton merdivenlerin sağa sola inleyerek esnediğini gördüm.
İşte o anda sanırım benim için yapılacak olsı her şey bitmişti. Beynim kendini o sıkışık durumdan kurtarmak için sanırım bir anda durdu. Durmuş olmalı çünkü o andan sonra yaptıklarımın belli bir kısmını hatırlamıyorum. İlk yaptığım balkondan atlamaya çalışmak olmuş birçok kişi gibi. Odada, yanımda uyuyan Müge benim sesime uyanıp arkamdan gelmiş ve ben balkondan atlamaya çabalarken beni tutup çekmiş. Bundan sonrasında son katın merdivenlerinde suratımda patlayan bir tokatla kendime geldim.
Bizim gibi şaşkın, ödü kopmuş bir çok kamp ahalisiyle beraber binasız alana sığındık. Herkes kocaman olmuş gözleriyle birbirine bakıyordu. Arada komedi unsuru olarak da sanırım ben duruyordum. Zira saçlarım korkudan mı yoksa jölesizlikten midir nedir kocaman ve kabarık bir şekilde tüm ihtişamıyla yayılırken üzerimde bir adet Romalı kıvamında pikeyle durmaktaydım. O anda annemin malum kulağına küpe olsunlarından bir halka geldi. "Aman kızım sakın çıplak yatma. Hayatta ne olacağı belli olmaz!"
Annem bunu ilk söylediğinde "aman annee öyle acaip bir durum olsa insan üstünü başını mı düşünür. Başkaları da öyle durumda ayıplarsa Oha artık" gibi bir şey demiştim. Sanırım bu içgüdüsel bir durum. Müge'nin sonradan anlattığına göre düşe kalka odada ne olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da pikeyi sağıma soluma sarmaya çabalıyormuşum. Yahu ömrümde ilk kez iç çamaşırlarımla yatmıştım ... (Ah anne agh...)
Kalabalığın arasında kampın karşısında tek katlı yazlığı olan, yıllardır gördüğüm ama tanımadığım Sevgili Sevilay Teyze geldi. Beni kolumdan çekip evine soktu. Bana sürekli "sakin ol yavrum geçti" falan gibi birşeyler diyordu. Kadın önce üzerime birşeyler giydirdi. Daha sonra da lavaboya soktu. Yüzümü yıkadıktan sonra aynaya baktığımda aklım başımdan gitti. Yüzümü beyaz bir alan kalmayacak oranda kırmızı benekler kaplamıştı. (Bir gecede saçları beyazlayan Türk Filmi Kahramanlarına buradan sonsuz sevgiler)
Bu arada sorulan şeylere cevap verirken zorlandığımı, hatta baya baya kekelediğimi de farkettim. Bu kekeleyerek konuşmam 1 ay kadar sürdü. Şimdilerde ise sadece depremden bahsederken arada kendini gösteriyor.
Bunları anlatmamın nedeni şu: bu olaylardan sonra ne ben, ne babam, ne annem, ne de çevremdeki arkadaşlarım yaptıklarıma inanamadı. Herşeyden önce yaptıklarıma ben inanamadım. O güne kadar kendime göre bir şekilde nitelendirebildiğim ben tahminimin ötesinde kendimi kaybetmiştim. Sonradan en çok hayıflandığım şey öyle bir durumda sadece kendimi düşünmüş olmam. Müge'yi kaldırmak aklıma bile gelmedi. En az benim kadar babam da yaşadıklarıma inanamadı. Kafasında bir kalıba koyduğu kızını tanıyamadı çünkü.
Tüm bunları kavradıktan bir süre sonra bildiğim rolümle hayatıma devam ettim. Ta ki Panik Atak hastası olana kadar.
Siz isteseniz de istemeseniz de aslında olduğunuz kişi bir gün ortaya çıkıyor. İster beğenin, ister beğenmeyin. Devam etmekte ısrar ederseniz o zaman da başka yollarla sizi yüzleştiriyor kendisiyle.
O kadar kendini bilmez davrandım ki kendime, Panik Atak teşhisi konulduğunda bile beni psikiyatri servisine yönlendiren Nörologa küfrettim içimden, o da yetmedi annemin binbir ricasıyla gittiğim Psikologla çatır çatır tartıştım. Adamın tanımladığı durumla benimkiler birebir tutmasına rağmen kendimi Android sandığımdan olacak ki psikolojik bir rahatsızlığım olabileceği gerçeğini deli gibi reddettim.
Fakat artık Michael Jackson'un Thriller klibinde ağzından salyalar akan zombiler kadar uykusuz, zombiler kadar kendinden geçmiş, zombiler kadar zombiye dönüşmeye başladığımdan verilen ilaçları paşa paşa kullandım.
Kendimi kabullendim. Korkularımla yüzleşebilmeye, sandığımdan güçsüz, sandığımdan telaşe ve sandığımdan tırsak olduğumu anladım. Üstelik bunların bir insanı zannettiğim gibi zavallı yapmayacağını, bunun insan olmanın zaten bir parçası olduğunu kavradım.
Bazen yeni tanışmaya başladığım insanlara bunu özellikle anlatıyorum. Çünkü hala alışmış olduğum rol arada çıkıp kendini korkusuz göstermeye çalşıyor olabilir. Kendi kendimi yanıltıyor olabilirim.
Velhasılı kelam, her neysek oyuz, ya da her neysek o değiliz. Değişiyoruz, bazen farkediyoruz bazen farketmiyoruz. Durumlar durumluyor bizi.
Özgürleştiriyorum kendimi bunlar aklıma geldikçe.
İtiraf ediyorum perdeyi hala takmadım. Filmi ıkına sıkına izledim. Biraz çeviri yaptım. Keyfim geldikçe devam ediyorum. Saçımı boyadım, duşumu aldım enfes oldu. Ama daha yapmadığım, yapmaya üşendiğim birçok şey duruyor. Varsın dursun.
Keyfim böyle istiyor....
Not: Yukarıdaki resim Nicole Wong'a ait...
1 yorum:
Hehe, Defnecim gercekten cok güzel bir yazi olmus, insana kendini hatirlatan bir yazi.. Okuyunca ben de düsündüm simdi kendimle ilgili kabullenemedigim ama maalesef bende var olan ve istemedigim o karakter özelliklerini.. Dedigin gibi, herseyden önce insan oldugumuzu unutmamaliyiz, her sey bize özgü..
Yorum Gönder