
Kauçuk!
Bazen kullandığım kelimelere, kelimelerin anlamlarına aniden yabancılaşıyorum.
Bazen şehre de yabancılaşıyorum. Biliyorum burası gibi değil gideceğim memleket. Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava...
Can Yücel okumayalı asırlar oldu sanki. Yeni Türkü dinlemeyeli, şiir yazmayalı ve kendimi pat diye İstanbul'a bilet alırken bulmayalı.
Geçen gün eski fotoğrafları düzenlerken yolculuklarım üzerine kısa bir film şeridi oluşturdum. Antalya garında elimde yüzbin çeşit çanta var. Suratım asık. İlk iş tecrübeme, ilk evden ayrılış hikayeme ve çılgın biralı Alanya günlerine,o dönemler sevgilim olduğunu sandığım kişiyle olan kısa hikayeme veda ediyorum. Fotoğrafı çeken de sevgilim sandığım kişinin kardeşi.
İstanbul'a dair oldukça fazla fotoğrafım var. Bir kısmı tren hikayelerimden oluşma. Çoğunu hangi ruh haliyle çektiğimi oldukça iyi hatırlıyorum. Kendimi bulduğum ya da bulmak istediğim yarımı ortaya çıkaran bir şehir İstanbul. Her karesini seviyorum, her köşesinden tırsıyorum.
Kütahya fotoğraflarım da oldukça fazla. Çinigarı ilk gördüğüm an, çinilerle yazılmış Kamil Koç yazısına uzun uzun gülüşüm...
Yolculuk kavramı bende hala garip bir heyecan uyandırıyor. Zamanla kaybolan doğum günü, yılbaşı, bayram vb gibi günlerin heyecanı kaybolurken yolculuk kavramına olan hissiyatım değişmedi hala. (not al: bu duyguyu kaybetmemek için sıkı sıkı sarıl)
Garip garip anıları, yolculuk arkadaşları oluyor insanın o yollarda.
Tek başına yaptığım ilk yolculuk Ankara'dan Eskişehireydi. Abimin yanına gidiyordum. Yol uzun değildi ama tek başına maceraya atıldığını sanan ergen bir bünye için uzun ve bir o kadar da gizemliydi.
O dönem bileklik örme sevdam vardı. Gittiğim her yere renkli iplerimi ve büyük çengelli iğnemi de götürüyordum. Eskişehir'e giderken de aynı malzemelerleydim. Trene biner binmez ilk işim yemek vagonuna geçip kendime çay ısmarlamak oldu. Yanımdan ayırmadığım bir diğer eşyam da defterimdi. Tren camından dışarı bakarken gördüğüm şeyleri o zamanki hissiyatımla hikayeleştirip yazmaya bayılıyordum.
Geceyarısı uzaklarda ateşe verilmiş anızların hülyalı alevleri, yanımızdan geçen Doğu Ekspresinden yolculuk ettiğim trene bakan yorgun ve ve meraklı yüzleri, durulmayan ama varolan küçük kasabaların istasyonlarını tren koridorlarında koşuşturan çocukları...
Yolculuklarda her şeye başka gözle bakmayı öğreniyor insan. Bir yerden gelip geçen biri olmak, bulunduğun yerin yabancısı durumunda olmak gibi durumlarla tanışılıyor.
Bir de yolda tanışılan ve yolculuk sonunda otobüsten iner inmez yeniden yabancılaşılan insanlar var.
Kütahya'dan Kuşadası'na yaptığım bir otobüs yolculuğunda Afyon yakınlarında ufak bir kaza atlattık. Yanımda aynı okulda okuduğumuzu öğrendğim bir kız oturuyordu. Atlatılan kaza sonrası kızla ufak bir sohbete girdik. "Eğer ciddi bir kaza olsaydı ben ayvayı yemiştim" dedi. "Annemler benim Kuşadasına tatile gittiğimi bilmiyor.Erkek arkadaşımla ilk defa tatil yapıcaz. Kırk yılın başı bir yalan söyledim. Neredeyse yakalanacaktım" dedi.
Herkes ölüm korkusu yaşarken o, ailesine yakalanma korkusunu yaşıyordu her hayatını yaşamaya çalışan, ama bir yandan da ailesine çaktırmamaya çalışan genç bünye gibi...
Yolculuk yapmayı çok özledim. Otogarların kokusunu, camkenarında hayallere dalacağım otobüs koltuklarını, ne koyacağımı bir türlü kestiremediğim bavulumu ve yeni bir şehre adım atmanın garip heyecanını...
3 yorum:
Yakinlarda bir yolculuk mu var yoksa?
İstek çok, para yok:)
kütahya'ya ilk gittiğimde şehri kocaman bi umumi tuvalete benzetmiştim. elimizde bol diye her yere de yapıştırılmaz ki ama kardeşim! ayarsızlar, ne olacak :)
Yorum Gönder