16 Haziran 2010






3 hafta önce Antalya için topladığım valizimin üzerine birkaç ekleme yapıp Kuşadası yollarına düşeceğim bu gece.

Şehir değiştirmek gibi bir derdim yok bu sefer. Tek amacım denizde her zaman yaptığım şaklabanlıkları yapmak.

Geçengün Survior!a denk geldim. Ordaki irice arkadaşın suyun içinde yaptığı özgürlük yüzüşünü görünce içim çoştu.
Ben bazen suyun içinde insan olduğumu unutmaya çalışırım. O kocaman suyun içinde zaten insan olsan ne yazar. Dünyayı dışarıdan görmek gibi bir şey! Bir anda aslında o kocaman evrende küçücük ve herhangi bir canlı olduğunu farketmek hem egolardan arındırır, hem de tuhaf bir özgürlük duygusu uyandırır.

Biz insanlarda kodlanmış bir "insan olmak" ağırlığı var. Arada onu atmak gerek. Biz neyiz ki şu koca evrende?

Her sene denize girerken üzerimi ıkına sıkına çıkarırım. Sanki ilk kez sahilde mayomla kalacakmış gibi...
Arkasından tırsa tırsa suya doğru ilerlerim. Etrafta duruma çoktan alışmış, suyun içinde kıpırtısız durabilen amca teyzelerle gözgöze gelip "su nasıl?" iletişimi kurarırız. Bu sözsüz başlayan iletişim bir teyzenin "gir gir su çok güzel!" demesiyle gelişir. Diz kapaklarıma kadar "enaaamm ouyy" gibi içli sesler çıkardıktan hemen sonra gözümü kestirdiğim derinlikten balıklama bırakırım kendimi suyun içine...

Bu teyze amcalardan başka benim yaşlarımda olan pek yoktur o saatte. O saat 7-8 arasıdır. Suyun en güzel, en duru ve en kıpırtısız zamanı. Su daha serindir ve deniz o anda sadece birkaç kişinindir.

Saçlarım tuzlu suyun ferahlığını tattığı an artık yeniden deniz bağımlısı olmuşumdur. Ayaklarımın etrafında dolaşan küçük balıklara bakarım. Gökyüzüne. Sonra da Yunan adalarına kadar uzanan denize...

İşte o anda küçücüğümdür. Hiçimdir. Dünyanın üzerinde bin yıllar önce oluşmuş bu koca suyun içinde yüzen bir çöpümdür işte!

Bıraksam kendimi, yüzmeden, sırtüstü, kim bilir nerelere sürüklenirim.

Sanırım hayatımda farkındalıkla yapabildiğim tek şey denize girdiğim andan itibaren gelişen duygularım.

Bir budist rahip bir Lama'ya sorar: "sizinle benim aramda ne fark var? Ben de uyuyorum, ben de yemek yiyorum, ben de yürüyorum, ben de gülüyorum."
Lama cevap verir :" evet haklısın. Ama ben uyurken gerçekten uyuyorum, yemek yerken gerçekten yiyorum, gerçekten yürüyor ve gerçekten gülüyorum."

Yemek yerken hangimiz sadece o çene, çiğneme ve yutma hareketini yapmanın dışında yediği gıdanın lezzetini almanın tadını çıkarıp doyduğu ana kadar geçen sürede gerçekten yemek yediğini farkediyor? Kaçımız yürürken bacaklarının, kasalrının, bedeninin farkına varıp bu arada da dışarıda olup bitenlere hayranlıkla bakabiliyor?

Farkındalık yaptığımız ve yapamadığımız herşeyi daha anlamlı ve değerli kılar.

Şu anda yaşıyoruz. Ama yarın burada olmayabiliriz. Hepimiz ölüm fikrinden köşe bucak kaçarken ölüm yok olmuyor. Var ve hep olacak.

Bırakın bugün de iş yerindeki yarım akıllı sizin canınızı sıktığını zannetsin, yakın sandığınız arkadaşınız size kazık atsın, topuğunuz kırılmış, patronunuz azarlamış, perdenin son iki tokası kornejden çıkmış olsun. Ev kirli, dolabınız dağınık kalsın.

Pencereden dışarı bakın. Siz sıkıldınız, üzüldünüz ya da daraldınız diye dünya durmaz.Otobüsler geçer, kuşlar uçar, insanlar yürür.

Sadece kendinize değil, başkalarına da bir güzellik yapın.Bugün siz iyi olun. Başkalarının da iyi olmasına yardımcı olun. Sadece bir kişinin yaptığı pozitif herhangi bir şey tüm dünyayı dolaşır. Mutlu olmak mutlu etmekten geçer.

Yediğinizin, yürüdüğünüzün, uyuduğunuzun, güldüğünüzün farkında olun. Yaşadığınızın farkında oldun.

Sevgiler.

5 yorum:

losstime dedi ki...

keşke kaçabilsek kendimizden, kimseyi umursamadan savrulsak yüreğimizin götürdüğü yere...yüreğine sağlık

Börek dedi ki...

sevgili bezgin kedi, bu blog bana şahane geldi..

Nazlila dedi ki...

Harika bir yazi, muhtesem. Yine umut veriyorsun herkese.. Hep böyle kal Defnecim !

gülru dedi ki...

iyi yolculuklaaaarrrrr, kuşadasına selaaammmmm:))

Benim Güzel Yolculuğum dedi ki...

sevgili losstime değerli yorumun için çok teşekkürler.
Börekçim sağolasın,Nazlilacım :),Gülrucum sağol canım:)