28 Mayıs 2010

Bağışlayıcılık, özgürlük için ödenmesi gereken bir bedeldir

Bu başlık en son okuduğum kitabın kıvırdığım sayfalarından birinde mücevher gibi parlayan bir söz.

Kimi şeyleri çocukluktan itibaren ailemizden, çevremizden ve içimizde barınan bilinçten alıp bugüne getiriyoruz. Çoğuna sımsıkı sarılıyoruz ve buna da "ben" diyoruz. Yanlış da olsa doğru da olsa nedense kendimizi korumak adına, bir karaktere sahip olmak adına onlardan vazgeçmiyoruz.

Misal ben sık sık kendimi tanımlarken ilk söylediğim söz "asabiyim" dir. Bu asabiyet ve sinirlilik durumunu o kadar kabullenmişim ki, doğru birşeymişçesine sarılıp kendime ait bir renk yapmışım. O bir yana kendimi de öyle sevmişim ve kendimden ayırmamışım.

Hepimizin türlü türlü kusurları varken bunu bir punduna getirip karakterize etme gibi bir eğilimimiz olur. Geçmişten bir nağlantı bulup nedenini de kendimizde oturttuktan sonra daha bir rahatlar, iyice kabulleniriz o parçamızı. Ve sonunda "ben buyum!" gibi bir şey çıkar ortaya.

Elbette bu, bizi biz yapan özelliklerin hepsinden kurtulmamız gerektiği ya da hepsinin yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Ama kimi parçalarımızın belki de onarılması gerekiyordur. Belki de aslında o bizi biz yapmıyordur da bizi bizden uzaklaştırıyordur.

Çocukken her büyüğün her küçüğe sorduğu başlıca soru "anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?" idi hatırlasınız.Şimdilerde o saçma sapan soruyla büyüyen bir çok kişi bu sorudan vazgeçmiş gibi görünüyor.

Karakterlerimizin oluşumunda iki adet net kaynağımız var. Annemiz ve babamız. Aslında ikisini de hep aynı oranda sevmişizdir. Bazen sinirlendiğimizde diğerini daha çok seviyoruz zannetmişizdir. Özellikle de bu çocukken sıkça değişen bir durumdur.İkisini de çok severiz ama birinin karakteri diğerinden daha yakın gelir bize.
İşin özü şu ki, bize hoş ve baskın gelen özellikleri ebeveynlerimizden alıp kendimizinkilerle karıştırıp ana çatıyı oluşturuyoruz. Büyüyüp mantıklı düşünür hale geldiğimizde eğer kendimizle yüzleşebilecek kadar cesaretliysek ana çatıdaki arızaları görebiliyoruz.

Ama önemli olan bunu nasıl onarabileceğimiz.

Kendimle ilgili sevdiğim en önemli şey kin tutmuyor olmam. Zamanında yaşadığım ve bana karşı yapıldığını düşündüğüm kötü ve art niyetli davranışların sahiplerine bir süre kızma eğilimi gösteririm. Ama içimde uzun uzun o hissi tutup, hayatı kendime zindan etmem. Hayatta en saçma bulduğum şeylerden biri de budur aynı zamanda.

Kim bilir belki biz de birilerinin kötü anılarında art niyetli kişi olarak duruyoruzdur...


Hepimiz hoşgörüyü hakediyoruz. Hepimiz hata yapmaya meyilliyiz. Hepimizin eninde sonunda bağışlamaya ve bağışlanmaya ihtiyacı var. Bu küçücük kilidi açmanın kimseye bir zararı olmaz...

Hiç yorum yok: