12 Aralık 2012

21 Aralık

Yazmak bazen ihtiyaç, bazen ifade merakı, bazen paylaşım, bazen de biraz ego belki de... Her ne ise, ne sebeptense de yazarım ben. Yazmaya da bilirim. Ama yazmayı iyi bilirim... Tırnaklarımda mor ojelerim, bileğimde yeni yaptığım bilekliğim ve reglden şişmiş göbeciğimle oturduk koltuğumuza. Hoparlörün dibinde Sinem'in 2 yıl önce saçlarımı boyadıktan hemen sonra hediye ettiği bez bebek var. O zamanlar saçım kahverengi olduğundan bebeğin saçları da kahverengi. Saçımın yeni rengini görünce Sinem üzülmüş, oysa ki bu bebek tam da sana benziyor demişti... Dışarıda deli dana bir yağmur. Oysa ki kar bekliyorduk... Oldukça romantik bir atmosfer aslında. Dışarıda yağmur yağar, kahvem yanımda, Norah Jones kulağımda, kalorifer sıcağımda... Neresi romantik derseniz, bana istersem her şey romantik. Şu köşeye iki kırlent, bir tığ, bir de orlon attım mı kış köşesi yapıveririm odamı... Hafta sonu Nazlila ile sevdiceği Patrick geliverdi. Dar zamanlarda olsa da yanyana olmak güzel aklı başında, duygusu kalbinde, egosu orantısında ve zenaati kalbinde olan dostlarla... Bu hayatın güzel yanlarından biri bu zaten. Hep diyorum ya. Anlaşan, anlaşılan, anlağı çalışan insan olmak ve insanlarla olmak güzel. Darısı sizin başınıza. Eksikliğini fark edemeyen bile vardır belki... Cemal de geldi sanki daha bir iyi oldu şehir. Hatta üzerine Murat ve Cahide de... Uzaktakiler yakına geldi, tanışılmayanlarla tanışılınıp daha bir sevildi. Nazlıyı da geri transfer ettik mi Ankara tamamdır. Aslında Ankara'da fazla olanlar var. Onları göndersek Ankara daha bir tamam olmaz mı? Oksijen oranı artar hem. Bazen düşünüyorum da, aslında bazen düşünmüyorum. Hep düşünüyorum. Ne de güzel düşünüyorum. İyi ki düşünüyorum. Ha, 21 Aralık hiç umurumda değil bu arada.

Hiç yorum yok: